Spor Yazarı Gürsoy: "Sporcu mu büyüyor, sistem mi?"
Spor yazarı Ömer Gürsoy, kaleme aldığı yeni yazısında Türkiye'deki spor federasyonlarının işleyişini, spor ekonomisini ve sporcu odaklı yönetim anlayışını değerlendirdi.
ANKARA - BHA
Spor yazarı Ömer Gürsoy'un kaleme aldığı yazı şöyle:
“Dertsizlere benim sözüm benzer kaya yankısına…”
Yunus Emre yüzyıllar önce söylemiş.
“Dertsizlere benim sözüm benzer kaya yankısına…”
Bazı sözler herkes için değildir.
Ancak yük taşıyanlar anlar.
Bu yazı da öyle…
Bu satırlar, sabahın köründe çocuğunu antrenmana götüren anneye…
Maaşının önemli bir bölümünü kulüp aidatına ayıran babaya…
Sakatlığına rağmen hayalinden vazgeçmeyen sporcuya…
Yıllardır aynı salonun rutubet kokusunu içine çeken gençlere yazılıyor.
Dertsiz olan için bunlar yalnızca cümledir.
Dert sahibi için ise hayatın ta kendisi…
Sporcu mu, müşteri mi?
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında özel akademiler açılıyor.
Kulüpler büyüyor.
Salonlar doluyor.
Peki gerçekten spor mu büyüyor?
Yoksa yalnızca spor ekonomisi mi?
Bir çocuğun lisans çıkarmasıyla başlayan yolculuk, çoğu zaman yüksek aidatlarla, kamp ücretleriyle, özel derslerle ve bitmeyen masraflarla devam ediyor.
Bir noktadan sonra sporcu, sistemin merkezindeki özne olmaktan çıkıyor.
Yavaş yavaş müşteriye dönüşüyor.
Oysa sporun geleceği müşterilerle değil, sporcularla kurulur.
Oyunun gerçek kurucuları
Tam da bu yüzden federasyonlar vardır.
Federasyon sadece takvim açıklayan kurum değildir.
Federasyon, bir branşın aklıdır.
Antrenörü yetiştirir.
Hakemi yetiştirir.
Turnuvayı planlar.
Ligi kurar.
Altyapıyı tasarlar.
Kulüpleri büyütür.
Ve en önemlisi…
Sporcunun önündeki engelleri kaldırır.
Kısacası oyunu yönetmez.
Oyunu kurar.
Federasyon vitrin değildir
Federasyon yöneticiliği, kariyer yapılacak yer değildir.
Tam tersine…
Kariyerini tamamlamış…
Mesleğinde itibar kazanmış…
Hayatın içinde sınanmış…
Birikimini ve tecrübesini artık spora emanet edecek insanların sorumluluğudur.
Çünkü federasyon, insanın kendisini büyüteceği değil; kendisinden bir şeyler eksilterek sporu büyüteceği makamdır.
Ne yazık ki son yıllarda farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Bazı federasyonlarda branş görünmez hâle gelirken, yöneticiler her geçen gün daha görünür oluyor.
Profesyonel fotoğraf çekimleri…
Sinematik tanıtım videoları…
Özenle hazırlanmış sosyal medya içerikleri…
Sanki federasyon yönetilmiyor da kişisel marka yönetimi yapılıyor.
Oysa spor kamu hizmetidir.
Influencer faaliyeti değil.
Bir federasyon başkanının en değerli karesi, kendi portresi değil; madalya kürsüsündeki sporcusunun fotoğrafı olmalıdır.
Çünkü alkış, yöneticiye değil başarıya yakışır.
Federasyon koltuğu kişisel PR ajansına dönüştüğünde ister istemez şu soru soruluyor:
Burada spor mu yönetiliyor?
Yoksa gelecek kariyerler mi inşa ediliyor?
Bir federasyon başkanının başarısı, kaç takipçisi olduğu değildir.
Kaç kez televizyona çıktığı değildir.
Kaç video paylaştığı hiç değildir.
Ölçü bellidir.
Kaç yeni sporcu kazandırdın?
Kaç kulübü güçlendirdin?
Kaç antrenörü yetiştirdin?
Kaç çocuğun önündeki engeli kaldırdın?
Gerisi gürültüdür.
Spor ise gürültüyle değil, eserle büyür.
Federasyon laboratuvar değildir
Federasyon başkanlığının okulu yok.
Doğru.
Kimse doğuştan federasyon yöneticisi olmuyor.
İnsan öğreniyor.
Ama federasyon öğrenme laboratuvarı değildir.
Burası "tecrübe kazanma" makamı değildir.
Tecrübe verme makamıdır.
Her seçimden sonra bütün kurumsal hafızanın sıfırlandığı bir sistem sürdürülebilir değildir.
Genel sekreter değişiyor.
Profesyoneller değişiyor.
Dosyalar değişiyor.
Ezberler değişiyor.
Sonra herkes yeniden aynı yolu keşfetmeye başlıyor.
Bir branş ise her dört yılda bir yeniden icat edilemez.
Kurumsallık; kişilere bağlı olmayan hafızadır.
Hafızasını kaybeden kurumların ise geleceği olmaz.
Asıl soru şu…
Yıllardır bana yüzlerce sporcu yazıyor.
Veliler yazıyor.
Kulüpler yazıyor.
Antrenörler yazıyor.
Hepsinin cümleleri farklı.
Ama dertleri aynı.
Kimse federasyondan mucize beklemiyor.
Sadece önlerinin açılmasını bekliyor.
Asıl soru şu:
Bir federasyon gerçekten kimi büyütüyor?
Kendisini mi?
Yoksa sporcuyu mu?
Çünkü cevap burada saklı.
Güçlü sporcu…
Güçlü kulüp oluşturur.
Güçlü kulüp…
Güçlü federasyon oluşturur.
Güçlü federasyon…
Güçlü ülke sporu oluşturur.
Sıralama hiçbir zaman tersinden işlemez.
Özerklik mi? Elbette… Ama…
Federasyonlar bağımsızdır.
Öyle de olmalıdır.
Ama bağımsızlık, sonuç üretmeme özgürlüğü değildir.
Federasyonlar kamu adına görev yapar.
Dolayısıyla başarıları kadar başarısızlıkları da kamuyu ilgilendirir.
Bir branş yıllarca yerinde sayıyorsa…
Sporcu sayısı artmıyorsa…
Kulüpler güçlenmiyorsa…
Uluslararası başarı gelmiyorsa…
Orada artık sadece federasyon konuşulmaz.
Devletin denetim sorumluluğu da konuşulur.
Çünkü özerklik…
Denetimsizlik değildir.
Denetim, bağımsızlığın düşmanı değil; güvencesidir.
Son söz yerine…
Fransa’nın spor yasasında çok güçlü bir yaklaşım var.
“Federasyonların bağımsızlığına ve özerkliğine saygı duyarız. Ancak gerektiğinde, müdahale etmeden yön veririz. Çünkü sporun kaderini yalnızca federasyonlara bırakamayız.”
Sanırım mesele tam da burada düğümleniyor.
Federasyonlar devletin rakibi değildir.
Bakanlık da federasyonların vesayet makamı değildir.
İkisi de aynı emanetin taşıyıcısıdır.
O emanet ne bina…
Ne bütçe…
Ne makam…
Ne de koltuktur.
O emanet, sabah gün doğmadan servis bekleyen on üç yaşındaki sporcudur.
Annesinin uykusundan…
Babasının alın terinden…
Antrenörünün ömründen…
Kendisi için vazgeçtiği çocukluğundan emanet edilen o sporcudur.
Eğer kurulan bütün sistem onu güçlendirmiyorsa…
Ne kulüpler büyümüştür.
Ne federasyonlar başarılıdır.
Ne de spor gerçekten gelişmiştir.
Yunus Emre’nin dediği gibi…
“Dertsizlere benim sözüm benzer kaya yankısına…”
Benim sözüm de sağır kulaklara değil…
O yankının içindeki sesi duyabilenleredir.
Çünkü bir ülkenin sporu, salonlarda değil önce vicdanlarda inşa edilir.
Ve o vicdanın ilk sorusu şudur:
“Ben bu makama spordan ne alacağım diye mi geldim; yoksa spora ne bırakacağım diye mi?”
İşte bir federasyonun gerçek başarı ölçüsü, bu soruya verdiği cevaptır.