19 Şubat 2026, Perşembe
13:21

Prof. Dr. Zakir Avşar: İnanç özgürlüğüne yeni laiklik kuşatması

Prof. Dr. Zakir Avşar: İnanç özgürlüğüne yeni laiklik kuşatması

Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar, yazısında Türkiye’de laiklik tartışmalarının yeniden alevlendiğini belirterek, “laiklik savunusu” söylemi etrafında şekillenen çıkışların inanç özgürlüğü ve kamusal alan bağlamında nasıl bir kırılma hattı oluşturduğunu ele alıyor

ANKARA - BHA

Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar'ın ''İnanç Özgürlüğüne Yeni Laiklik Kuşatması'' başlıklı köşe yazısında şu ifadelere yer verdi:

Bazı hastalıklar vardır, tedavisi de vardır ama zordur; panik atak, ankisiyete ve laikçilik atağı… Sonuncusu ülkemize özgüdür. Genellikle ramazan aylarına girerken nükseder. Eğitim öğretim dönemleri başlarken zuhur ettiğine de çokça rastlamışızdır… Ne zaman bu ülkenin evlatlarını inanç ve değerleriyle barışan, buluşan ortamlar doğsa bu atak da baş gösterir… Şimdi de bir yandan sözüm ona 168 aydın “Laiklik savunusu suç değildir” başlıklı, kendileri gibi düşünmeyenlere dünyayı dar etme amaçlı bir laiklik bildirisi yayınlarken, bir sendika da Milli Eğitim Bakanlığı’nın tamamen gönüllülük esasına dayalı “Ramazan Ayı Etkinlikleri”ni yargıya götürme kararı almış… Allah akıl, fikir versin…

Türkiye’nin siyasal hafızasında, laiklik kavramının anayasal bir ilke olmaktan öte, seçim kazanmaksızın iktidar olma, iktidar olanın üzerinde tahakküm kurma tekniği olarak kullanıldığı dönemler vardır.

Bu dönemlerde laiklik, din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan bir çerçeve olmaktan çıkarılmış; bilakis, belirli toplumsal kesimlerin tasfiyesini meşrulaştıran bir disiplin ideolojisine dönüştürülmüştür. 28 Şubat süreci bu dönüşümün en sert ve sistematik örneğidir.

Bugün, farklı siyasal ve ideolojik pozisyonlardan gelen aktörlerin, “laiklik savunusu” adı altında yeniden kamusal alanı tek tipleştirmeçoğulcu inanç görünürlüğünü bastırma ve toplumsal meşruiyeti seçkinci bir dil ile ipotek altına alma eğilimi sergilediği görülmektedir. Bu durum, dindar kesimlerin de, demokratik toplum düzeninin bütününün de aleyhine işleyen bir kamplaştırma rejimi üretmeyi hedeflemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, laikliği hakları kısıtlayan değil, güvence altına alan bir ilke olarak tanımlar. Madde 24:“Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir… ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.” Madde 42“Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.”

Bu iki hüküm birlikte okunduğunda açık bir normatif çerçeve ortaya çıkar: Devlet, ne inancı kamusal alandan dışlayabilir ne de eğitimi, inanç temelli tercihler nedeniyle bireyler için erişilemez kılabilir. Laiklik, inancı bastıran değil, inançlar arasında tarafsızlığı ve çoğulculuğu garanti eden bir anayasal dengedir.

28 Şubat’ta ikna odaları kurulması, başörtülü kız öğrencilerin üniversitelerden atılması, imam-hatiplerin katsayı yoluyla tasfiye edilmesi ve inanç pratiklerinin “irtica” etiketiyle kriminalize edilmesi; seçilmiş siyasal iradeye karşı askeri-bürokratik vesayetin kurumsallaşmış biçimiydi.

Bugün farklı söylemlerle ortaya çıkan ancak özü itibarıyla aynı olan refleks; toplumu ‘makbul’ ve ‘tehlikeli’ diye ayıran bir zihniyetin devamıdır.

Bu zihniyet, çoğulcu demokrasiyi değil; ideolojik homojenliği esas alır. Özgür iradeyi değil; vesayetçiliği tercih eder.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortaya koyduğu Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli birilerini fena halde gerdi. Bazen Bakan Yusuf Tekin üzerinden, bazen projeler üzerinden gerginlik atma çabalarına giriyorlar. Şimdi de “Ramazan Ayı Etkinlikleri” etrafında yürüyen tartışmalar bu kabilden ilerliyor; mesele kesinlikle pedagojik değil; anayasal ve toplumsal bir kırılma hattı peşindeler...

Türkiye’de laikliğin uzun yıllar boyunca kazandığı anlam, anayasal bir tarafsızlık ilkesinden ziyade, toplumu dönüştürmeyi amaçlayan normatif bir ideoloji biçiminde şekillenmiştir. Bu yaklaşımda laiklik, inanç özgürlüğünü güvence altına alan bir çerçeve değil; bilakis, belirli inanç biçimlerini kamusal meşruiyetin dışına iten bir aygıt haline gelmiştir.

Bu model, özellikle eğitim alanında görünür olmuştur. Eğitim,  pedagojik saha olduğu gibi, kimlik inşasının da en stratejik sahasıdır. Bu nedenle tekçi laikçi zihniyet, okulu “dinin dışlanması gereken nötr alan” olarak tanımlamış; böylece tarafsızlık iddiası altında seküler bir normu zorunlu kültür haline getirmiştir.

Bu noktada ortaya çıkan çelişki açıktır: Tarafsızlık iddiasıyla yola çıkan anlayış, kendi dünya görüşünü tek geçerli kamusal referans haline getirdiğinde, artık tarafsız değil; hegemoniktir.

Tekçi laikçilik, eğitimi “maneviyattan arındırma” söylemi üzerinden yeniden tanımlarken, aslında bireyin inançla kurduğu öznel ilişkiyi kamusal değerden düşürür. Böylece çocuk, bilişsel ve ontolojik olarak bölünmüş bir özneye dönüştürülür: İnanç, evde ve özel alanda “tahammül edilebilir”; okulda ise askıya alınması gereken bir kimlik unsuruna indirgenir.

Bu yaklaşım, Anayasa’nın 24. maddesinin güvence altına aldığı vicdan özgürlüğü ile doğrudan çelişir. Çünkü özgürlük, salt özel alanda var olabilen bir tercih değil; bireyin kamusal hayatta da kimliğiyle var olabilmesi demektir.

Dolayısıyla mesele, eğitimin “dini” olup olmaması değil; devletin, bireyin inanç alanını meşru kamusal görünürlükten dışlama yetkisini kendinde görüp görmediğidir.

Tekçi laikçi paradigma, kamusal alanı homojenleştirilmiş bir sekülerlik üzerinden tanımlar. Bu bağlamda inanç, kamusal düzen için bir “risk” olarak kodlanır. Böylece laiklik, çoğulculuğu koruyan bir ilke olmaktan çıkar; toplumu ideolojik olarak yeniden biçimlendiren bir rejime dönüşür.

Bu dönüşüm, 28 Şubat sürecinde açık biçimde gözlemlenmiştir: Eğitim hakkı, imam hatipli olmak, başörtüsü gibi inanç temelli tercihler nedeniyle fiilen askıya alınmış; bireyin anayasal statüsü, kıyafeti ve inancı üzerinden yeniden tanımlanmıştır.

Bu durum, laikliğin artık bir hak güvencesi değil, bir eleme mekanizması olarak işlediğini göstermiştir.

Laiklik, inancı kamusal alandan silerek değil; farklı inançların eşit ve güvenli biçimde var olabildiği bir düzen kurarak anlam kazanır. Eğitimi “maneviyattan arındırma” iddiası, görünürde tarafsız; özünde ise dışlayıcı bir ideolojik projedir.

Devletin görevi; bireyi kimliğinden soyutlamak değil, kimliğiyle birlikte haklarını korumaktır. Gerçek tarafsızlık, yasaklayarak değil, tanıyarak mümkündür.

 “Şeriatçı dayatmalar” gibi genelleyici ve dışlayıcı söylemler; toplumu düşman kamplara ayıran bir siyasal dil üretmektedir. Bu dil, laikliği özgürlükçü bir anayasal ilke olmaktan çıkarıp, toplumsal hiyerarşi kuran bir kimlik silahına dönüştürmektedir.

Türkiye, ya vesayetçi laikliğin tekrar üretildiği bir kamplaşma sarmalına girecek; ya da laikliği özgürlüklerin güvencesi olarak yeniden yorumlayarak, çoğulcu demokrasiyi tahkim edecektir.

Laiklik; inancı bastırmak için değil, hiçbir inancın bastırılmaması için vardır. Demokrasi ise; ancak insanların kimlikleriyle var olabildiği bir kamusal alanda kök salabilir.

Bugün asıl ihtiyaç duyulan şey; yasakçı refleksler değil, anayasal yapıtoplumsal empati ve özgürlükçü çoğulculuktur.